Utku Cevre

The Whale

Darren Aronofsky, 2000 yılında henüz 31 yaşındayken çektiği Requiem for a Dream filmiyle başyapıtını vermiş, bu anlamda aşması gereken eşik çok yüksekte olan bir yönetmen. Şanslıyız, çünkü bu eşiği her seferinde zorluyor. Aronofsky, insan zihninin derinliklerine yolculuk etmekten kaçmayan, çöküş yaşarken etrafımızdakileri de sürüklemeye teşne, bencil yapımızı, hem de toplumların düşeni tekmesiz bırakmayan kurt kanunlarını cesurca ortaya koyan bir yönetmen. Karakterleri mutlaka zor durumların eşiğinde kalan kendine has şahsiyetler. 1998 tarihli Pi filminde evrenin şifresini çözmeye çalışırken aklını yitiren matematikçiden, 2006 tarihli The Fountain filminde zamanlar arası bir yolculukla eşini kurtarmak için hayat ağacının meyvelerinin peşine düşen bilim insanına, 2008 tarihli The Wrestler’da Mickey Rourke’un hayatını düzene sokmaya çalışan emekli güreşçisinden, 2010 tarihli Black Swan’da Natalie Portman’ın canlandırdığı, mükemmeliyetçi yanını tatmin etmek için adeta içinden bir başka ben yaratan balerine kadar tüm karakterleri benzer tematik serüvenlere sokuyor. Christopher Nolan’ın ambargo koyduğu zaman manipülasyonuna dayalı anlatı yapılarında çaktırmadan zirveye ortak olduğunu, makyaj ve görsel efektlerden de her fırsatta yararlandığını belirterek Darren Aronofsky güzellemesini kapatalım ve filmimize dönelim.

1990’ların ortasından itibaren George of the Jungle , Bedazzled , The Mummy serisi gibi filmlerde yakışıklı başrol olarak boy gösteren Brendan Fraser, The Whale için bir meydan okuma yaparak 20 kilo almış ve 300 kiloya yakın ağırlıkta, kalp ve solunum problemi yaşayan bir karakteri canlandırmak için ağır bir makyaj altında başarıyla performans göstermiş. Sonucunda da Oscar ödülünü kapmış.

Filmin ismi Herman Melville’in ünlü romanı Moby Dick’te, Kaptan Ahab’ın avlamak için kafayı taktığı ve bu uğurda hayatını harcadığı beyaz balina Moby Dick’ten geliyor. Başkarakter Charlie, online bir üniversite için edebiyat dersi veren, morbid obeziteye bağlı kalp ve solunum rahatsızlıklarının son evresinde, uzun yıllardır uzak kaldığı kızıyla tekrar iletişim kurmaya çalışan biri. Onu kontrole gelen tek dostu Liz dışında kimseye görünmüyor. Eve yemek getiren kuryeler bile yüzünü bilmiyor, verdiği dersler için kamerasının bozuk olduğunu söylüyor ve görüntüsünü gizliyor. Film boyunca Charlie’yi izlemediğimiz uyuduğu çok kısa bir sekans dışında neredeyse bir an bile yok. Bu bakımdan Fraser’ın hakkedilmiş Oscar ödüllü performansı yönetmenin hem şansı hem de ortak başarısı. Özellikle karakterin sık örülmüş içsel perdelerini zaman zaman gevşettiği ve itiraf etmeye çekindiği gerçekleri haykırdığı bölümler bizim de yüreğimizi dağlıyor. Baştan söylemek gerek, film gözyaşlarınızı talep ediyor, sonunda da taş değilseniz tahsil ediyor. Tek mekânda, çok az aksiyonla geçen film, asla sıkmıyor ve sonunu da merak ettiriyor. Din konusunu da metaforlarından biri yaptığını belirtmeliyim. Son tahlilde Aronofsky yine bir insan öyküsü üzerinden gidilemeyen yerlere gitmiş. Persepolis çizgi romanı ve sonradan filmi ile meşhur olan Marjane Satrapi’nin daha az bilinen bir başka çizgi romanı olan Azrail’i Beklerken bana daha önce bu havayı vermişti, etkilendiğini düşünüyorum. The Whale, an itibariyle Prime Video üzerinden izlenebiliyor, öneririm.

Not: Madde bağımlılığı üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri olan Requiem for a Dream soundtrack’inden Clint Mansell tarafından bestelenen unutulmaz Lux Aeterna’nın güzel bir oda orkestrası yorumunu aşağıda paylaşıyorum.

#sinema yazısı