Utku Cevre

The Royal Tenenbaums

Minimalizm deyince kafamızda bir şeyler canlanmaya başladı, günlük hayatta pek çoğumuz asgari düzeyde uygulasak da, yalınlık, sadelik, fazlalıklardan arınmışlık gibi fikir yürütmeleri kolaylıkla yapabiliyoruz. Sinemada minimalizm ise minimum kamera hareketi demektir. Minimalist bir yönetmen sahnesini kurar, gözünü bir o yana bir bu yana çevirmez; doğru anda doğru aktör ve aktrisler, doğru bir sinematografi çerçevesinde rollerini yapar, filmin hikayesini oluşturan olaylar doğru sırayla gelişir; sonunda da sevenleri için tadından yenmez bir eser oluşur. Bu akımın babaları Robert Bresson ve Yasujiro Ozu ise, modern temsilcisi de kesinlikle Wes Anderson’dır. Martin Scorsese’nin yıllar önce bir röportajında, yeni yönetmenlerden yerinizi kim alabilir sorusuna çok net bir şekilde “Wes Anderson” cevabını vermesi boşa değildir. Anderson’ın başarısını şöyle örneklemek lazım; iyi bir sinema izleyicisi, iyi bir yönetmenden tek bir kareyi gördüğünde filmi tanıyabilir; Andersonesk diyebileceğimiz, çokbilmiş, geveze ve biraz da uyanık baş karakter, inadına yapay setler ve karton zeminler, ekranda gördüğümüz nesnelerin metinler ve panolar ile açıklamaları gibi öğeler sayesinde, bir Wes Anderson filmini, henüz görmemiş olsanız dahi tek karesinden tanıyabilirsiniz.

“Hepsi birbirinden yetenekli ve eksantrik tipler olan Tenenbaumlar ve dostları, yıllarca uzak yaşadıktan sonra, ailenin babası Royal’ın uydurma bir bahaneyle geri dönmesi üzerine tekrar bir araya gelirler,” şeklinde konusunu özetleyebileceğim The Royal Tenenbaums (Tenenbaum Ailesi) filmini çok seviyorum. Tüm oyuncuları ayrı ayrı nefis (hele hele başroldeki Gene Hackman ve hayatının oyununu çıkaran Luke Wilson). Senaryodaki incelikler her zamanki gibi üst düzey. 2001 tarihli filmin en sevdiğim bölümleri:

  1. Elliott Smith’in Needle in the Hay parçası eşliğinde (şarkıyı aşağıda paylaşıyorum) Richie’nin intihar girişiminde bulunduğu sahne.
  2. Hayat boyu üçkağıt peşinde koşan Royal’ın, “burada kötü adam gibi göründüğümü biliyorum ama geçirdiğim son 6 gün muhtemelen hayatımın en iyi günleriydi” demesinden sonra, dış sesin söylediği şu söz:

Royal, bu açıklamayı yaptığı anda, söylediklerinin doğru olduğunu fark etti”.

Tabii ki Ben Stiller’ın oynadığı Chas karakterinin oğullarıyla birlikte giydikleri Badi Ekrem eşofmanlarının filmin sonunda siyaha dönmesi gibi, filmin detay zenginliğine sadece bir misal olabilecek, gizem türünde olmayan bir yapıt için (sözgelimi The Sixth Sense gibi bir sır tutma tandansı olmasa da) üst düzey bir tekrar seyir potansiyeli içeriyor, gönül rahatlığıyla öneririm. Yönetmenin diğer birçok yapıtıyla birlikte Disney + platformundan izleyebilirsiniz.

utkucevre-1725030938.jpg (1280×535)

#sinema yazısı