Utku Cevre

The Father

Uzun zamandır izleme listemde olan 2020 tarihli The Father, tiyatro yazarı Florian Zeller’ın kendi yazdığı Le Père isimli oyundan uyarlanmış, tiyatro tadını buram buram veren ancak sinemanın set dizaynı, flashback/flashforward, görüntü yönetmenliği gibi üstün yönlerinden de sonuna kadar faydalanan, çok iyi bir film. Zeller’ın en iyi uyarlama senaryo dalında Oscar ödülü kazandığını da belirtmekte fayda var. Buna bir parantez açmak lazım, senaryosunu da kendi yazan iyi yönetmenleri, belirgin farklı bir yönetmenlik tarzları varsa akademi genellikle en iyi yönetmen Oscar’ıyla değil senaryo Oscar’ıyla ödüllendiriyor. En iyi yönetmen ödülü ise stratejik olarak, genellikle ödülü alan yönetmenleri ırk, cinsiyet ve yaş anlamında eşitlemek gibi bir amaca hizmet edercesine veriliyor. Örneğin son otuz yılın en iyi yönetmenlerinden olan Quentin Tarantino iki Oscar heykelciğini Pulp Fiction ve Django Unchained filmleriyle senaryo dalında aldı. Yine modern minimalizmin en yetenekli temsilcilerinden yönetmen Alexander Payne iki Oscar ödülünü Sideways ve The Descendants filmleriyle senaryo dalında aldı. Kendine has tarzı ile meslekte yirmi beş yılı geçen Wes Anderson ise çok uzun süre atlandıktan sonra nihayet bu yıl en iyi kısa film dalında The Wonderful Story of Henry Sugar ile ancak hatırlandı. Konunun en bariz örneklerinden biri yönetmenliğini yaptığı Argo filmiyle 2013 yılında en iyi film dalında Oscar ödülü alan Ben Affleck’in (en iyi film ödülü filmin yapımcılarına verilir, Affleck hem yönetmiş hem de yapımcılığına soyunmuştu) en iyi yönetmen dalında aday dahi gösterilmemesiydi.

Hopkins bu filmle, En İyi Erkek Oyuncu Oscar ödülünü en ileri yaşta kazanan aktör olarak tarihe geçti.

Bu uzun parantezin ardından The Father’a dönersek, Anthony Hopkins için yazılmış (saygı için karakterin ismi de Anthony konmuş) bir rolde 83 yaşındaki oyuncunun gösterdiği performans inanılmaz. İleri derecede demans içindeki babanın git-gellerini, duygu değişimlerini doğal, abartısız bir şekilde aktarıyor. Karakteri gereği step dansı da sergiliyor, tokat da yiyor, bazen küçük bir çocuk gibi ağlıyor da. Filmin cevheri, her şeyi işte bu karışık zihnin penceresinden yansıtması. Bu anlamda filmi, macera türünde klasikleşmiş bir bilgisayar oyunu olan Sanitarium’a çok benzettim. Aynı tekinsizlik ve kaybolmuşluk hissi var. Tekrarlı olarak kol saati, resim çerçevesi ve tavuk üzerinden verilmeye çalışılan metaforlara da bayıldım. Zeller’ın bir sonraki filmi The Son’ı henüz izlemedim, ancak IMDB puanı ortalama olsa da Venedik Film Festivali’nde beğeni topladığını okudum. Bu arada bir espri olarak, gittiği sırayla sonraki filminin adının The Holy Ghost olması rasyonel olurdu ancak böyle bir piyes yazmış değil, dolayısıyla muhtemelen ilk oyunlarından The Mother ile bunları bir üçlemeye dönüştürecek. Takip edeceğim bir yönetmen olacak. Bitirirken Hopkins’in can verdiği efsanevi karakter Hannibal Lecter’ın Kuzuların Sessizliği filminde Jodie Foster’ın oynadığı Clarice Starling’le bir tür psikoterapi seansı yaptığı, hiç göz kırpmadığı ve filme de adını veren şu unutulmaz sahneyi de aşağıya bırakayım.

#sinema yazısı