Utku Cevre

Soul Kitchen

Yurdumuz insanının Almanya’yla 1960’larda başlayan tek yönlü göçmenlik ilişkisi, giderek bir tür kader ortaklığına dönüştü. Eskiden hemen her ailede, senede bir görüştüğü ve mavi kapaklı Nivea krem hediyesi ile ödüllendirildiği bir gurbetçi akraba bulunurdu. Gurbetçilerin torunları Almanya toplumu içinde asimile olabilmişken, başarılı bireyler için bir orijin çelişkisi ortaya çıkmaya başladı. Acaba bunlar kanlarındaki Türk genetiğinden ötürü mü başarılı oluyordu, yoksa Alman eğitim sisteminin sunduğu fırsatlardan ötürü mü? Yani kabaca “Aynı inek Hollanda’da 12 kilogram süt verirken, yurdumda niye 3 kilo zor sağabiliyorum?” sorusuna benziyor. Fatih Akın’da da yıllardır bu tartışılıyor. Genç yaşında (1973’lü kendisi) 2004’de çektiği Duvara Karşı ile Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü alan, 2007’de yazıp yönettiği Yaşamın Kıyısında ile Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülüne layık görülen bu yönetmen, Türklerin bereketli tohumu muydu, yoksa Almanların çıdamlı meyvesi miydi? Ben olaya farklı bir açıdan yaklaşayım. Fatih Akın, modern zamanın ruhunu yakaladığı her filminde, millet fark etmeksizin çağdaşlarını gururlandırdı. Bununla beraber modern zamanın ruhunu es geçtiği dönem filmi denemelerinin hepsinde, millet fark etmeksizin tüm sevenlerini hayal kırıklığına uğrattı. Merak etmeyin, 2009 tarihli Soul Kitchen bu iki gruptan ilkine dahil ve çok eğlenceli bir film.

Duvara Karşı’da Cahit rolüyle yıldızlaşan, 2020’de ise genç yaşta aramızdan ayrılan Birol Ünel (sağda), Soul Kitchen’ın nevi şahsına münhasır şefini canlandırıyor.

Hamburg’da, göçmenlerin yoğun olarak bulunduğu Wilhelmsburg’da yaşayan Zinos Kazantsakis (Filmin aynı zamanda ortak senaristi de olan Adam Bousdoukos tarafından canlandırılıyor), bir yandan tüm imkanlarını kullanarak satın aldığı restoranı Soul Kitchen’ı (The Doors grubunun aynı adlı şarkısı gibi) işletmeye çalışırken, bir yandan da Çin’e giden sevgilisi, şartlı tahliye olan ağabeyi (çok iyi bir Moritz Bleibtreu), incinen beli sonrasında işe aldığı şef ve restoranının peşindeki emlakçı arasında hayatının dengesini kurmaya çalışır. Im Juli gibi maceralı bir romantik komedi, bence Akın’ın en rahat ettiği tür olabilir. Her türlü zorluğa rağmen kahramanımızın biraz da tesadüflerin yardımıyla işin içinden çıkacağına güvenimizin tam olduğu kendini iyi hisset filmlerinden bile diyebiliriz. Müziğin yerinde kullanımı ve şimşek gibi ortaya çıkıp kaybolan Uğur Yücel’in cameosu ile aklımda yer edecek. Film çekileli 15 yıl olmuş. Ah zaman, genç ruhları yormamanı dilerim! 2000’lerin nasıl bir dönem olduğunu hatırlamak isterseniz, an itibariyle MUBI’den izleyebilirsiniz.

Leonardo da Vinci’nin dehası sonucu, her yan yana insan dizili yemek sofrası gördüğümüzde aklımıza Son Akşam Yemeği tablosu geliyor. Buradaki dizilim tabii ki yönetmenin bilinçli tercihi.

#sinema yazısı