Sen Gelmez Oldun
Öncelikle bir not: Kendimce Düşünceler’in ikinci sezonundan herkese kocaman bir merhaba! Yazmak öyle bir eylem ki, uyguladıkça yeni kelimeler zihninizden kaleminize dökülmeye başlar, imtina ettikçe ilham musaları da göçmen kuşlar gibi güneye uçar. İlk sezondan sonra eylül başına kadar verdiğim ara, iş yoğunluğundan ekim ayı ortasını buldu. Bekleyenlere, mesaj gönderip soranlara, bu periyotta eski sayıları okuyanlara çok teşekkürler. Okuduğunuz 45. sayıyı oldukça kısıtlı, yoğun bir zamanda hazırlıyorum. Ancak yazarak yazar olunacağını bildiğim için aksiyon almanın önemli olduğunu düşünüyorum. Kendimce Düşünceler’in ikinci sezonunu iki haftada bir yayınlama niyetim var. Böylece hem kalitesini koruyabilir hem de sürpriz başka yayınlar için de alan açabilirim sanıyorum. Hem bu konuyla hem de formatla ilgili görüş bildirmek isteyenleri sohbet bölümüne beklerim. Girizgâhı daha fazla uzatmadan sizlere keyifli bir sezon diliyorum. Sevgi ve şans herkesin yanında olsun 🍀
Dilimizde Gülay ve Sibel Can da söyledi ama Sen Gelmez Oldun şarkısının en iyi yorumu herhalde 1982 yılında çıkardığı Yedi Renk plağından Neşe Karaböcek’e aittir. Hatırlayalım mı eseri?
Ünlü Azeri besteci Alekber Tağıyev’in yaptığı şarkının sözleri ise yine Azeri şair Medine Gülgün’e aittir. Şarkının orijinal ismi (Sən gəlməz oldun) ve sözlerinin çoğu da Türkçeye çevirince aynı, Azerice ve Türkçe’nin benzeştiği de malum. Bu şarkıda en sevdiğim mısrada ise ufak bir değişiklik var. İkinci nakaratın hemen girişindeki mısra dilimizde şöyleyken:
Taşlara mı döndü kalbin? Gelmedin.
Orijinalinde şöyle:
Daşlaramı dəydi, sındı əhdimiz? / Taşlara mı çarptı, bozuldu sözümüz.
Bu değişiklik ilginç, çünkü taşlara çarpıp paramparça olma metaforuyla anlatılan, iki kişi arasındaki antlaşmanın bozulması olayı, bize kalbin taşlaşması metaforuyla anlatılan, birinin merhameti bırakması ve katılaşması olarak tercüme olmuş. Şimdi bu girizgahtan yola çıkarak sorumuzu soralım. Günümüzün popüler kavramlarından Ghosting (Açıklama Yapmadan Ortadan Kaybolma), buna maruz kalan kişiyi asıl neden üzer? İlkesiz olmasından mı, yoksa gaddarca olmasından mı?
Şimdi antlaşma argümanı haksız olmasa da kökeni çok eski değil. Amerikalıların “a deal is a deal / anlaşma anlaşmadır” özdeyişine göre, kontratın varsa, söz verdiysen, bir defa laf ağızdan çıktıysa, şartları senin için ne denli dezavantajlı olursa olsun anlaşma süresi boyunca bozamazsın. Bozarsan da ne olacağı yine kurallarla bellidir. Bu anlaşma biçiminde insanlar birbirine tahsil edilebilir şekilde ve hiyerarşik olarak borçlanır. Oysa David Graeber’ın Borç kitabında belirttiği gibi, biraz daha geriye gittiğimizde borç kavramının böyle bir hiyerarşik ilişkisi yoktur. Ödeneceği garanti değildir ve bağışlanma ya da karşılıklı hediyeleşme gibi süreçler sonucu çoğunlukla da silinir. Tahirle Zümre Meselesi’nde ne diyordu Nâzım?
Yani elmayı seviyorsun diye
Elmanın da seni sevmesi şart mı?
Bu yüzden bence gaddarlık argümanı ghosting anlamında daha kuvvetli. Her şeyin mümkün ve erişilebilir olduğu, ne yaptığınızın değil nasıl yaptığınızın önemli olduğu bir çağdayız. Düşüncenin bardaklardan taştığı, duyguların ise karışık olduğu bu devirde sanırım insan ilişkilerini en iyi özetleyen söz yine Maya Angelou’dan geliyor:
İnsanların senin söylediklerini unutacağını, senin yaptıklarını unutacağını, ama senin onlara nasıl hissettirdiğini asla unutmayacağını öğrendim.
Hem antlaşma hem de anlaşma yolculuğunda yanınızda olan Kendimce Düşünceler’i okuduğunuz için tekrar teşekkürler. Hadi başlayalım.
Kendimce Düşünceler bültenine abone olmak ücretsiz. İlham vermesi için hadi siz de katılın!