Utku Cevre

Punch-Drunk Love

Son otuz yılın en iyi yönetmenlerinden biri nihayet Oscar ödülüne kavuşmuşken kendisini filmografisinin en özgün işlerinden birisiyle hatırlamak istedim. Paul Thomas Anderson’ı Boogie Nights’tan başlayarak, Magnolia, There Will Be Blood, The Master, Phantom Thread ve son olarak One Battle After Another’la taçlanacak biçimde utangaç epik diyebileceğim bir film janrıyla özdeşleştirmek olası. Yani her açıdan görkemli, muhtemelen seyirciyi bir döneme götüren, gişe yapması da son derece olası ancak böyle bir derdi olmadığını hissettirecek kadar da havalı filmler. Punch-Drunk Love ise ne görkemli ne de bir dönem filmi, gişeye hitap etmiyor, havalı olacak bir tarafı da yok. Başrolündeki Adam Sandler’ın, filmin çekildiği 2002 yılına kadar henüz sulu zırtlaklıktan nasibini almamış bir filmi de bulunmuyor (sonradan ne kadar özel bir trajikomik oyunculuk vasfına sahip olduğunu Funny People, The Meyerowitz Stories ve Uncut Gems’de göstermişti). Anderson ise erken dönem romantik komedisine ustalık tozunu yine de serpmeyi bilmiş.

Barry’nin film boyunca çalmayı denediği armonyum, hayatın ahengi üzerine harika bir metafor.

Adam Sandler’ın canlandırdığı başkarakter Barry yedi kız kardeşinin eleştiri yağmurunun eşliğinde geçirdiği hayatını, mavi takım elbisesini hiç üstünden çıkarmadan, yalnızlığının çaresini 900’lü hatlarda arayarak geçiren, pasiflikten medet uman bir genç adam. Puding kutuları biriktirerek uçuş mili kazanma hayali kurarken bir yandan da Emily Watson’ın canlandırdığı Lena’ya âşık oluyor. Barry’nin hikâyesi şu soruyu sorduruyor:“İnsan kendisini neyle tanımlar?”. Philip Seymour Hoffman’ın da yine hatırda kalacak bir kısa performans sergilediği film, yönetmenin özellikle hikâyeye hizmet eden cart renk kontrastları ve aşırı pozlama metoduyla Sandler’ı mütemadiyen gölgeler içinde göstermesiyle stilize bir tercih yaptığı, bu formülün de harika işlediği bir yapım. Punch-Drunk Love’ı iyimser finaliyle, farklı bir kendini iyi hisset filmi gibi okumak da olası. Şu sıralar Netflix ve MUBI’den izleyebilirsiniz. Öneririm.

Not: Herhalde çoğu insana göre en iyi filmi, başroldeki Daniel Day-Lewis’in de unutulmaz oyunuyla, There Will Be Blood’dır. Aşağıda paylaştığım aşırı komik Saturday Night Live skecinde Adam Driver’ı Day-Lewis’e benzer bir karakterde, oğluna kafayı takmış, hırslı bir petrol baronu rolünde, oğlunun kariyer günü etkinliği için kendi işini anlatırken izliyoruz.

#sinema yazısı