On Body and Soul
Büyük bir mezbahada direktör olarak çalışan Endre ve denetçi olarak işe başlayan Maria, her gece rüyalarında kendilerini birer geyik olarak düşler ve âşık olurlar. Ne kadar güzel bir synopsis değil mi? Macar yönetmen Ildikó Enyedi’nin 2017 tarihli filmi Beden ve Ruh Üzerine (orijinal ismiyle Teströl és lélekröl), uzun süredir izlemek istediğim bir yapımdı. Netflix ve MUBI’de sırayla kaçırdıktan sonra, en sonunda TV+’ta yakaladım ve çok zaman sonra bir filmi kısa bir aralıkla iki defa seyrettim, çünkü her sahnesi, her ayrıntısı öykünün çekirdeğine hizmet eden, çok katmanlı bir sanat eseriyle karşı karşıya olduğumuzu düşündüm. Film ilk cümlede verdiğim özetin çok ötesinde bir katmanlılığa sahip. Örneğin iki başkarakterin de fiziksel problemleri var. Endre’nin bir kolu felç, Maria ise otizm spektrumunda. Sosyal olarak Endre’nin uzun yıllar süren çok aktif bir çapkınlık dönemi geçirdiğini anlıyoruz ancak artık bu hayattan yorulmuş, son derece yalnız (sürekli olarak dışarıda tek başına yemek yerken izliyoruz). Maria ise sosyal olarak sıfır noktasında, kimseye fiziksel olarak temas edemediği gibi, yetişkin bir kadın olarak halen pedagoguna görünüyor ve başından geçen olayları ancak evindeki legoları birbirleriyle konuşturma oyunu oynayarak yorumlayabiliyor. Bu ikili, işletmede gerçekleşen bir hırsızlık olayını aydınlatmak üzere tüm çalışanlarla görüşen bir psikiyatristin rüyalarından söz açması üzerine ancak birbirilerinden haberdar olabiliyor. Bu şartlar altında aşk acaba nasıl mümkün olabilir?

Filmin aynı zamanda senaristi de olan Enyedi bence mekân kullanımı anlamında zekice bir iş yapıyor ve gün ışığından progresif biçimde faydalanıyor. Güneş ışığı Maria’nın sanki ruhunu aktive eder gibi bir etki yapıyor. Filmin başında mezbahanın karanlık köşelerinde, ışıksız ortamda izlemeye alıştığımız Maria, özellikle dışarıya çıktıkça bir çiçek gibi açmaya ve meyve vermeye başlıyor. Onun sınavı daha çok bedensel olgunlukla ilgili. Filmin başında uzun yıllardır mezbahada aşağıya inmediğinden dem vurulan Endre içinse tam tersi. Sözde vazgeçtiği ancak anlaşılan yalnızca bastırmış olduğu cinselliğini, şefkat ve sevgiye dönüştürmek, içine dönerek mahremini paylaşabilmek de onun sınavı. Filmin finaline doğru Maria şoke edici bir biçimde bence sembolik çocukluktan çıkıyor ve ergenliğe giriyor. Akla tabii filmin başında kesilen danayı getiriyor (Unutmadan, filmdeki hayvan kesim sahneleri gerçek, ancak çekim yapılan mezbahanın normalde yaptığı kesimler belgesel olarak alınmış, yani yalnızca filme özel bir kesim yapılmamış. Yine de kan konusunda hassas olanların izlememesini tavsiye ederim). Film boyunca et yerken, et hediye ederken, birilerine et teklif ederken gördüğümüz, ancak rüyalarında otçul bir geyik olarak yiyecek arayan Endre’yle birleştirince, aslında akla Yuhanna’daki “Kim benim etimi yer, kanımı içerse sonsuz yaşama sahiptir,” ifadesini getiriyor. Filmin isminin ne kadar doğru konulmuş olduğunu da hatırlatıyor. Altın Ayı ödülüne de sahip bu yapımı, metaforik anlatım sevenlere öneriyorum.
