İsmiyle Müsemma
İsmiyle müsemma diye bir tabir var bilirsiniz. Karakteriyle veya dış görünüşüyle adı uyuşan demektir. Adı üstünde, derler ya hani. Bu tabiri duyunca aklıma hep, Her Şey Çok Güzel Olacak filminde, Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Altan karakterinin tekinsiz bir sokakta, torbacıdan hap aldığı sahne gelir:
Altan: Adı ne abi bunun? Torbacı: (Yüzüne bakmadan) Hüseyin.
Altan: Hapın, hapın. Torbacı: Oğlum kafan kıyak mı senin? Üstünde yazıyor ya, okusana!
Evet, üstünde ismi yazan nesnenin ne olduğunu biliriz. Çocuklar en çok kelime hazinelerinde olmayan, ismini bilmedikleri nesneleri anlatmakta zorlanırlar. Yanlış öğrenmesinler diye fazladan çaba gösteririz, bazen çocuğumuzdan önce kendimiz öğreniriz. Hayatın içinde ismini bilmeden kullandığımız her bir eşya parçacığının tanımlanması, onu ilk defa gören genç bir dimağ için esastır. Bir Demet Tiyatro’nun bir bölümünde vardı. Yediği lezzetli yemeğin ismini öğrenmek isteyen aile babası, “Kıymalı patates,” cevabını alınca, hayretle “O nedir?” diyordu. Ona göre isimsiz bir yemek, yemek değildi. Markete gidip alışveriş sepetine koyduğumuz makarnanın ismi üzerinde yazıyor. Ne satın aldığımızı ve ne yiyeceğimizi biliyoruz. O yüzden diyorlar ya, gıda ürünü alırken paketin arkasını çevirin ve içindekilere bakın, adını ya da anlamını bilmediğiniz bir içerik görürseniz o ürünü almayın. Şimdi insanlara geçersek, ürün bize gelene kadar çalışan ancak görmediğimiz çiftçinin, toplayıcının, fabrikadaki işçinin, nakliyatçının, depo görevlisinin adını tek tek bilemiyoruz tabii. Bir insanın hatırlayabileceği, anlamlı ilişki kurabileceği kişi sayısı belli. Ödeme yaptığımız kasiyerin adıysa bazen yaka kartında yazıyor değil mi? Peki bu adı okuyor muyuz? O kişi ismiyle müsemma mı? Karakterlerini de bildiğimiz arkadaşlarımız, adlarıyla uyumlu bir kişilik sergiliyor mu? Adımızı vermek, ismimizi bahşetmek gibi ifadelerden de anlayacağımız gibi isimlerin bir sihri, bir ağırlığı vardır. Bir şey daha sorayım. Biz kendimiz ismimizle müsemma mıyız? Tutarlı mıyız? Hayat amacımızı sezmemize, hayal kurmamıza izin verecek ölçüde kendimizi tanımaya çalışıyor muyuz? Yoksa öylesine yaşayıp giderken Gönül Yarası filminin sonlarında Şener Şen’in attığı tirattaki gibi hepimiz hayallerimizin kurbanı mı oluyoruz? Ne demişti oradaki başkarakter Nâzım?
“Benim adım niye Nâzım, senin Piraye, ağabeyinin Memet... Niye?”
Kendimce Düşünceler haftalık bülteninin adını koyarken, Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler isimli eserine atıfta bulunmak istediğimi daha ilk sayıdan iletmiştim. Kendimize ve yaşamaya dair düşüncelerimizi paylaşmayı, bu kolektif anlama çabasını değerli buluyorum. İsmiyle müsemma bir hayat yolculuğunda yanınızda olmasından keyif aldığım Kendimce Düşünceler bültenini okuduğunuz için tekrar teşekkür ederim. Hadi başlayalım.