Utku Cevre

Gör Beni Ama Bırak Kendim Yapayım

Jül Sezar’ın meşhur sözü “Geldim, gördüm” hayat yolculuğunda hepimizin kullanabileceği bir kalıp. Ancak sonuna “yendim” veya “yenildim” değil, “görüldüm” eklemek gerek. Çünkü yaşadıklarımızın bir kısmı ancak başka gözlerde yankı bulduğunda anlam kazanıyor. Her sayıda görünür olmanın ve kendi hayatını yaşamanın yol ve yöntemleri hakkında düşünüyorum. Marc Forster’ın 2006 tarihli filmi Stranger Than Fiction’ın başkarakteri Harold Crick (harika bir Will Ferrell tarafından canlandırılıyor), bir gün kafasının içinde bir anlatıcının sesini duymaya başlar. Saati duran Harold için anlatıcı şöyle demektedir:

Bu basit, görünüşte zararsız hareketin, çok yakında kendi ölümüyle sonuçlanacağından habersizdi.

Little did he know that this simple, seemingly innocuous act would result in his imminent death.

görsel

Harold tek başına yaşayan, sessiz, görünüşte durağan bir vergi memuruyken, film boyunca artan bir yaşam enerjisi ve ironik bir biçimde onu kovalayan ölümünün de etkisiyle arkadaş ediniyor, gitar çalmayı öğreniyor ve sevdiği kadına ilanıaşk ediyor. Ölüm korkusunun en temel korkumuz olduğu açık. Peki ölüm korkusu bir insanın hayatını bu kadar kökten değiştirmesi için yeterli mi? Yoksa onun kadar temel başka bir dürtü daha mı vardır? Ben soruyu şöyle sormayı tercih ediyorum:

Harold'ın bu değişimi ölüm korkusundan mı kaynaklanıyordu, yoksa yaşamının iplerini kendi eline alma arzusundan mı?

Harold Crick, kafasında duyduğu sesle iki şeyi öğreniyordu. Kendi ölümünün yaklaştığını ve daha da önemlisi, hikâyesinin bir başkası tarafından yazıldığını, dolayısıyla kendi yaşamı ve kararları konusunda kontrolü olmadığını. Harold'ın değişimi de işte bunu öğrendiği anda başlıyordu. Belki de içten içe hissettiği o boşluk ilk kez bir başkası tarafından seslendirilmişti.

Bizim de dışımızdaki dünyayla böyle bir ilişkimiz bulunuyor. Doğan Cüceloğlu’nun çocuklar üzerinden verdiği güzel bir örnek vardır. Çocuklar bir şey yaparken hep anne ve babalarının kendilerine bakmasını ister. Çünkü der Doğan Hoca, aslında birinin onların varlığına şahitlik etmesini istiyorlardır. Ancak bir şeyi onun yerine yapmanı da istemezler. Ben yapacağım, derken çocuk, aslında kendi hayatımı kendim deneyimleyeceğim demek istiyordur. Yetişkinler olarak çocuğun yaptıklarını kendi gözümüzden ona anlatırız. Bazen kızar, bazen üzülür, bazen de benimser; ama mutlaka dinler.

Demek ki, bizim dışımızdaki dünyanın bizi görmesine, kusurlarımızla da olsa görmesine, bize seslenmesine, bize doğruyu söylemesine ihtiyacımız var. Aynada kendine bakan Medusa’nın taş kesilmesi ya da Dorian Gray’in tablosunun üzerindeki örtüyü kaldırması gibi. Dışımızdaki dünyanın bize ayna olmasına ihtiyacımız var. Ancak kendi hayatımızı bizim yerimize yaşamasına, bizim hikâyemizi bize anlatmasına ihtiyacımız yok. Dışarıdaki dünya değişirken kendi hikâyemizi de buna göre değiştirmek yine kendi elimizde. Arabayla yolda gidiyorsunuz, girdiğiniz bir sokağın kazıldığını gördünüz. Dönüp bir başka yol aramaz mısınız? Diyelim yolunuzu kaybettiniz. Açıp haritaya bakmaz mısınız?

Bazen engel çıkmaz. Yolunuz da kayıp değildir esasında. Yalnızca hikâyenizin türü değişmiştir.

Önceki hayatınızı tamamen değiştirip, örneğin gitar çalan havalı Harold Crick’e merhaba dediğinizde de aslında eski kimliğinize ihanet etmiyorsunuz. Önemli olan kendinizi hangi hikâyenin içine yerleştirdiğiniz. Dünyadaki yerinizi nasıl bulduğunuz.

Bu yazıyı okuduğunuz için teşekkürler. Hadi başlayalım.

Kendimce Düşünceler bültenine abone olmak ücretsiz. İlham, kitap ve film önerileri almak için hadi siz de katılın!

#kişisel_gelişim