Çizgi Filme Dönüşmeden Kendini Sev
Yapay zekânın bir numaralı kullanım alanı nedir? Sağlık, eğitim, finans, hukuk, yazılım, insan kaynakları veya bunun gibi başka bir ciddi konu mu? Hayır, daha basit düşünün. Yapay zekâ, kendimizi çizgi film karakterine dönüştürmemize yarayan bir icattır. İroni uyarısını baştan vererek, ne demek istediğimi anlatayım.
Avatar kelimesini genellikle iki popüler kültür öğesinden biliriz. İlki, James Cameron’ın 2009 tarihli epik filminde Pandora gezegenindeki mavi devlerin arasına karışmak için zihnini yapay bir bedene aktaran Jake Sully’nin öyküsüdür. Na’vi ırkına dışarıdan gelen bu yabancı, doğayı tehdit eden teknolojiye karşı, kendini onlara liderlik ederken bulur. İkincisi ise Nickelodeon animasyonu The Last Airbender’da doğada bulunan dört elementi temsil eden, ateş, su, toprak, tahta (hadi bakalım) ulusları arasında dengeyi bulmak için avatar rolüyle her seferinde farklı bir ulusa enkarne olan; bu defa hava (evet, tahta değil) ulusunda dünyaya gelip bir buz kütlesinde yüz yıl donuk halde kalan Aang’in öyküsüdür. Dalay Lama’ya benzeyen bu inanışta, avatar tüm elementlere hakimdir, dolayısıyla doğayı kontrol edebilir. Oysa Hint mitolojisinden gelen “Avatar”, Sanskritçede kelimesi kelimesine “aşağı iniş” anlamına gelir ve Tanrıların da Vedaların da (bilginin) yeryüzüne inmek için büründükleri formlardır. Yani aşağı inmek dendiğine göre bir tür hiyerarşi var.
Şimdi, hep beraber iki zamana dönelim. İlki sosyal internetin ilk çıktığı dönem. Forumlarda atıştığımız, arkadaş olduğumuz, küsüştüğümüz zamanlar. Rumuz ya da müstear isim edebiyatın başından beri var olan bir kavramken, bu forumlar ilk defa vesikalıklarımızı da seçme şansını verdi. Buradaki profil resmimiz, yani avatarımız bizim için aşağı inişten çok, bir tür yükselişti. Süper kahramanlar, ünlü şahsiyetler, doğadaki bir güzellik, güç veya masumiyet simgesi, hepsi de olmak istediğimiz kendimizden üstün bir başka bendi. Döneceğimiz ikinci zaman ise daha yakın tarihli. Hepimizin yapay zekâya verdiğimiz birkaç satır komut ve paylaştığımız bir fotoğrafla bir anda Studio Ghibli animesi karakteri olduğumuz, daha geçen aylar. Kocaman gözlerimiz, hokka burunlarımız, abartılı ifadelerimiz ve pastel renklerimizle birer çizgi filme dönüşüyorduk. Acaba neden?

İçimizdeki asıl benin gölgesi olan gerçek dünyada yaşıyoruz. Bunu yaparken gerçek dünyanın taklidi olan kurmaca dünyasına öykünüyoruz. Kendi gerçekliğimizi beğenmediğimiz için başka gerçeklikler arıyoruz. Ne yükseliyoruz ne de alçalıyoruz. Otoportresini yapan bir ressamdan, kendi yaşam öyküsünden feyz alan bir yazardan farklı olarak, bu kurmacanın öznesi değil ancak nesnesi olabiliyoruz. Aslında dönüştüğümüz taklit gerçekliğe de kendimizi taşıyoruz, yani özümüzden kaçamıyoruz. Demek ki mutlu olmamızın tek yolu kendimizi sevmekten geçiyor. Teknoloji aksi yönde binlerce olanak sunsa da kendimizi sevmekten vazgeçmeme yolculuğunda yanınızda olan Kendimce Düşünceler’i okuduğunuz için tekrar teşekkürler. Hadi başlayalım.
Kendimce Düşünceler bültenine abone olmak ücretsiz. İlham vermesi için hadi siz de katılın!