Başına İyi Şeyler Gelebileceğine İnanmak
“Bütün dünya bana karşı!” ruh hâli, hezeyan içerdiği kadar kibir de barındırır. Çünkü bu sözün, dile getirilmemiş bir “bütün dünyaya karşı ben!” anlamı da vardır. Kaygının türlü biçimleri, bu karşılıksız mücadelede, sizi bir yandan kahraman, bir yandan suçlu hissettirir. Oysa asıl mücadele dünyayla değil, zihninizin size kurduğu hikâyeyle. Her sayıda kaygıya karşı olan bu mücadelenin nasıl yapılması gerektiği üzerine düşünüyorum. A.A. Milne’nin küçük oğlu Christopher Robin için satın aldığı peluş oyuncaklardan esinlenerek yazdığı Winnie the Pooh öykülerini bilirsiniz. Walt Disney lisans haklarını aldıktan sonra dünyaca ünlü bir çizgi filme de dönüşen öykülerde bence en ilginç karakter, pembe kurdeleli kuyruğu ve düşük kulaklarıyla hatırlayacağınız eski gri eşek Eeyore’dir.

Eeyore, sürekli düşüp kaybolan kuyruğu, yıkılan evi ve hep kendi üstüne yağmur yağdırıyor gibi hissettiği portatif kara bulutuyla adeta bir üzüntü abidesidir. Peki, Christopher Robin’in diğer oyuncakları genellikle mutluyken bu eşekçik neden hep üzgündür? Eeyore’un problemi mutsuz olması değil, mutsuzluğunu normal sanmasıdır. Çünkü o, kendisinin başına iyi şeylerin gelebileceğine inanmaz. Bu çoğu zaman fark etmeden benimsediğimiz bir duygu.
Olumsuzluk önyargısı, zihnimizin kötü olanı, iyi olandan daha güçlü hissetmesi, daha uzun hatırlaması ve daha çok önemsemesidir. Bu yüzden paylaştığınız bir gönderiye onlarca iyi yorum gelirken, sizin aklınız hep o tek kötü yoruma gider. Başınıza gelen en kötü olayları saymanız istense saniye düşünmezken, en iyi olayları hatırlamak için hafızanızı zorlamanız gerekir. Kötü ihtimaller daha gerçekçi gelir; oysa bu noktada büyüyen ihtimalin kendisi değil, algınızdır. Çünkü insan zihni, hayatta kalmak için iyiye değil, tehlikeye odaklanacak şekilde evrimleşmiştir. Kaygı, geleceğin değil, kontrol edememenin hikâyesidir. Peki olumsuzluk önyargısı nelerden beslenir?
İlki toplum ve birey normlarının uyuşmazlığına ve giderek normsuzluğa ilişkin Durkheim’ın ortaya koyduğu anomi kavramı. Sosyokültürel ve demografik yapısı hızlı değişmiş ve/veya büyük felaketler, krizler yaşamış toplumlar kısa sürede ahlaki, sosyal, hatta ekonomik normlarını kaybeder. Normlarını kaybetmiş toplumlarda ise bireyler tecrit, amaçsızlık, kaygı ve kırılganlık hallerine gark olur. Bunun pek çok çıktısından biri ise süregelen bir karamsarlık hâlidir. Neyin iyi neyin kötü olduğunun muğlak olduğu bir duygu-düşünce dünyasında zihnin her şeyi tehdit olarak algılamaya başlaması doğaldır.
İkincisi ise empati eksikliği ve karşılaştırma yapma yetisini kaybetme durumudur. Yaz geldiğini ve iş yerinizde klimanın çalışmadığını düşünün. Muhtemelen “İçerisi cehennem gibi oldu!” tabirini de kullanarak şikayetlerinizi bildirirsiniz. Peki yazın ortasında döner tezgâhının önünde gününü geçiren ocakçıya ne demeli? Ona sorsanız belki klimasız ofiste oturmayı daha iyi sayabilir. Şimdi, ihaleyi artırıyorum; bir çimento fabrikasında 1500 derece ısıda çimento pişiren fırının önünde duran işçiyi ne yapacaksınız? Dünyadaki cehennem denilen bu işin yerine, insana sıcak havada bile olsa döner kesmek daha cazip gelebilir. Ama mesele kimin daha kötü durumda olduğu değil. “En kötüsü hep benim başa gelir,” ruh hali sizi karamsarlık konusunda da tatminsizliğe götürür. Çünkü bu defa da size göre kötüleri yarıştırmaya başlarsınız.
Esasında her ateş farklı yakar.
Bir ateş pişirirken, diğeri dönüştürür.
İyimserliğin bir huy değil, bir tercih olduğunu düşünüyorum. İyimser benimiz, eşeğin kuyruğunu çiviyle tutturmaz, kopmasının nedenini merak eder. Yaşadığı bataklığa farklı gözle bakmayı, evini yeniden yapmayı öğrenir. Yağmur bulutları peşimizi bırakmıyorsa o zaman da belki norm karmaşasını bir yana bırakıp yağmurluğumuzu dolaptan çıkarmak gerekir.
Karamsarlığın farklı yüzlerine ışık tutmayı amaçlayan bu yazıyı okuduğunuz için teşekkürler. Hadi başlayalım.
Kendimce Düşünceler bültenine abone olmak ücretsiz. İlham, kitap ve film önerileri almak için hadi siz de katılın!