Bartleby ve Meursault ile Tutsak İkilemi
Albert Camus’nün Yabancı’sında, hayatta hiçbir şeyi umursamayan başkarakter Meursault’nun sık tekrar ettiği bir ifade vardır: “Ça m’est égal” ya da şimdi ışıklar içinde uyuyan Vedat Günyol’un dilimize kazandırdığı harika çevirisiyle “Bence bir”. “Fark etmez,” değil. “Sen bilirsin,” değil. Meursault neden roman boyunca kararlılıkla her seçeneği birbiriyle eşit görür?
1942’de yayınlanan Yabancı’nın esin kaynaklarından biri, neredeyse 90 yıl önce, 1853’te yayınlanmış Herman Melville kısa öyküsü Kâtip Bartleby idi. Öykünün tam adı: “Bartleby, the Scrivener: A Story of Wall Street”. Buradaki Wall Street vurgusu ileri görüşlü bir tahmin gibi görünüyor, çünkü bu bölge 1850’lerde henüz bugün olduğu gibi finans dünyasının merkezi değildi (Anekdotçu geldi! Wall Street ismi nereden geliyor derseniz, New York şehrinin adı henüz Hollandalılar tarafından kurulduğu şekliyle New Amsterdam iken, Kızılderililer ve İngilizlere karşı kenti korumak için yüksek duvarlar, yani surlar inşa ediliyor. Wall Street, yani duvar caddesi ismi de bu surlardan ileri geliyor. Hoşça kal anekdotçu!). Öyküde bir hukuk bürosuna kâtip olarak giren Bartleby, bir süre sonra kendisinden iş istendiğinde “Yapmamayı tercih ederim,” diyerek öylece durmaya başlar. Ofise gelir, hatta ofiste yaşar ancak hiçbir şey yapmaz. Ne yapacağını bilemeyen patron en sonunda ofisi başka bir adrese taşır, ancak Bartleby eski ofise gelip öylece durmaya devam eder. Kapitalist ekonomiye karşı kişisel bir başkaldırı mı, yoksa iş ve hayat ekseninde anlamın bilinçsizce reddi mi?
Bu noktada bir bağlamı da oyun teorisinin en önemli bulmacalarından biri olan Tutsak İkilemi (Prisoner’s Dilemma) ile açmakta fayda var. Mizansen şöyle. Yakalanan iki tutuklu var, ancak hüküm giymeleri için yakalayanların elinde yeterli delil yok. Bunun için tutsakları iki ayrı odaya alıp birbirlerine ihanet etmelerini bekliyorlar. Her iki taraf da suskun kalırsa 1’er yıl ceza alacaklar. Biri susar diğeri itiraf ederse, itiraf eden serbest kalacak, diğeri 10 yıl ceza alacak, ikisi de itiraf ederse 5’er yıl ceza alacaklar. Nobel ödüllü matematikçi John Nash’in de sonradan ortaya koyduğu üzre rasyonel mantık genellikle itiraf etmeyi seçer, çünkü 10 yıl ceza almaktan çekinir. Oysa birbirlerine güvenseler, iş birliği yapsalar ve karşılıklı sussalar toplamda en az cezayı alacaklardı. Peki Meursault ve Bartleby tutsak ikileminde kalsalardı ne yaparlardı?
Bartleby herhalde hiçbir şey yapmamayı tercih ederek suskun kalırdı. İş birliği yapmak için değil tabii, yalnızca pasif bir tür reddediş gösterirdi. Meursault içinse bu karar da herhangi bir karar gibi önemsiz ve anlamsız olurdu. Muhtemelen itiraf ederdi, ancak itiraf edip Bartleby’yi 10 yıl hapse götürmekle, söz gelimi tutsak olduğu odanın pis olması onu aynı derecede rahatsız ederdi. Şimdi, içinde yaşadığımız toplumda da sıkça kendi çıkarlarımızla grubun çıkarlarının çatışmaya girdiği zamanlar oluşur. Hiçbir şey yapmazsak kendimizi Bartleby’nin pozisyonunda buluruz ve hep kısa çöpü çekeriz. Bizim için her seçenek eşitse ve anlam dünyamız kocaman bir boşluktan ibaretse o zaman Meursault gibi rastgele yaşamaya başlarız, etrafımıza zarar veririz ve eninde sonunda sefil oluruz. Oysa yine John Nash diyor ki, insanlar tutsak ikilemine tekrar tekrar düştüklerinde bu defa rasyonel değil iş birliği içinde davranış gösterebilirler. Yani hep deriz ya, yarın yüz yüze bakacağız diye. Bunun gerçekten de bir anlamı var. Birbirimizi düşünmenin matematiksel bir karşılığı var!
Anlam yolculuğunda yanınızda olan Kendimce Düşünceler’i okuduğunuz için tekrar teşekkürler. Hadi başlayalım.
Kendimce Düşünceler bültenine abone olmak ücretsiz. İlham vermesi için hadi siz de katılın!